Hayat, uzun zamandır çoğumuz için bir “sonra” meselesi. Sonra dinleneceğiz, sonra sevdiklerimize vakit ayıracağız, sonra kendimiz için bir şeyler yapacağız. Şimdi değil. Hep biraz sonra.
Pandemiyle başladı belki de bu erteleme hâli.
“Geçer” dedik.
Geçti ama ardında büyük bir yorgunluk bıraktı. Uzun bir süre sadece düzenlerimizi değil, yakınlarımızı ve dostlarımızı da kaybettik. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu ilk kez bu kadar yakından gördük.
Ardından “ekonomi düzelir” dedik. Sabrettik. Bekledik.
Sonra 11 ilde yaşanan, çağın felaketi diye anılan deprem geldi. Yine büyük kayıplar. Yine derin bir sessizlik. Yine “düzeliriz” cümlesiyle ayakta kalmaya çalıştık.
Tam toparlanıyoruz derken bu kez küresel ekonomik kriz çıktı karşımıza.
Bir kez daha inandık: Bu da geçecek.
Ve bu inançla;
kendimizi erteledik,
ailemizi erteledik,
hayallerimizi erteledik,
iş dışındaki hayatı öteledik.
Günler yapılacaklar listesiyle başladı, ertelenen yaşamlarla bitti. İnsanlar artık hayatlarını değil, sorumluluklarını yaşıyor. Herkes bir şeylere yetişiyor ama kimse kendine yetişemiyor.
Belki de en büyük yanılgımız, hayatın bir gün sakinleşeceğine inanmak. Şartlar düzelecek, belirsizlik bitecek ve biz o zaman yaşamaya başlayacağız sanıyoruz. O gün gelmediği gibi, her yeni dönem kendi gerekçesini de beraberinde getiriyor.
Ertelenen sadece büyük planlar değil. Sosyal medyanın kendine has tiryakiliğiyle teknolojik iletişime mahkûm olduk. Bir dostla içilecek kahve, uzun zamandır açılmayan bir telefon, “nasılsın” sorusuna verilecek samimi bir cevabı bile beklemeye aldık. Çünkü hep acelemiz var. Nereye yetiştiğimizi bilmeden.
Modern hayat bize güçlü olmayı öğretti ama durmayı öğretmedi. Ekonomik belirsizlik, artan sorumluluklar ve sürekli ayakta kalma zorunluluğu, insanları hayallerinden önce mecburiyetlerine bağlıyor. Artık hayat planları değil, kriz senaryoları yapılıyor. Bu da yaşamayı değil, sadece dayanmayı öğretiyor. Yorulduğumuzu söylemek bile lüks gibi.
Oysa hayat, tamamlanacak bir dosya değil.
Bitirilecek bir iş de değil.
Hayat, yaşandıkça anlam kazanan bir yolculuk.
Şimdi kendimize dürüstçe sormamız gereken bir soru var:
Bu öteleme ne kadar sürecek?
Belki de cevabı, dış koşullarda değil, insanın kendi iç yolculuğunda aramak gerekiyor. Çünkü hayat hiçbir zaman bütünüyle sakinleşmedi; sadece biz, sakinlik gelince yaşamaya başlayacağımıza inandık.
Behçet Necatigil, yıllar önce ertelemeyi bir alışkanlık değil, insanın kendine kurduğu sessiz bir tuzak olarak görmüştü. Ona göre insan çoğu zaman yaşamaz; yaşamaya hazırlanır. Asıl hayat, daha uygun bir zaman, daha sakin bir dönem, daha doğru şartlar gelince başlayacak sanılır. Oysa bu hazırlık hâli uzadıkça, hayat fark edilmeden geçip gider.
Tolstoy’un sorduğu o kadim soru tam da burada anlam kazanır: İnsan ne ile yaşar?
Sadece ekmekle mi, güvenceyle mi, yoksa ertelenmeyen anlamlarla mı? İki farklı coğrafyadan, iki büyük düşünce insanı aynı yere işaret eder: Hayat, bekleyerek değil; yaşanarak anlaşılır.
Belki de hayatı ertelememizin nedeni, cevabı yanlış yerde aramamızdır. Daha uygun şartlarda, daha doğru zamanda, daha risksiz bir zeminde… Oysa hayat, tam da eksiklerin içinde kendini gösterir.
Bu yüzden büyük kararları değil, küçük fark edişleri önemsemek gerekir. Bir dost sesi, kısa bir duraklama, içten bir teşekkür… Hayat çoğu zaman büyük dönüşlerle değil, sessiz kabullenişlerle anlam kazanır.
Hayat, ertelenmeyecek kadar kısa.
Ve onu gerçekten yaşamak için, hâlâ imkânımız var.