‘STRESTEN UZAK DURMALISINIZ’

Yalnızca bu cümleyi duymak bile stresimizi artırıyor olabilir mi? Ya da ‘Peki ben stresten nasıl uzak duracağım?’ sorusu farkında olmadan yeni bir kaygı yaratıyor olabilir mi?

Yaşadığımız bir sağlık sorunu için doktora gittiğimizde ya da yakınlarımızla sohbet ederken ‘stresten uzak durmalısın’ diye söylendiğinde uzak durabiliyor muyuz? Bunu duymak uzak durmaya yetiyor mu yoksa nasıl ve neden başladığını anlayamadığımız bu stresin sonlanmasına dair kaygımız mı artıyor. İyi niyetle duyduğumuz bu kavram çoğu zaman farkında olmadan yeni bir baskı oluşturuyor. Çünkü gerçek şu ki; stresten tamamen uzak durmak mümkün değil. Hatta yaşadığımız bir zorlanmanın ya da sağlık sorununun stres nedeniyle ortaya çıktığını bilmek stresi daha fazla artırabiliyor.

Stres olaydan çok olayın yarattığı anlamla ilişkidir.

Stres; kişinin karşılaştığı durumun, sahip olduğu baş etme kaynaklarını zorladığında ortaya çıkan doğal biyolojik ve psikolojik bir yanıttır. Bu nedenle stresin kaynağı yalnızca yaşadığımız olaylar değildir; o olayları nasıl değerlendirdiğimiz ve onlara nasıl bir anlam yüklediğimizdir. Yani stresin kaynağı olaya verdiğimiz ‘anlam’dır. Aynı olay, iki farklı kişi için tamamen farklı duygular yaratabilir. Çünkü hepimiz yaşam deneyimlerimiz boyunca kendimiz ve diğer insanlarla ilgili bazı temel inançlar geliştiririz. "Yetersizim", "Beceriksizim", "Sevilmeye layık değilim", "Yalnızım", "Değersizim", ya da "Hata yaparsam kabul edilmem" gibi inançlar, yaşadığımız olayları yorumlama biçimimizi etkileyebilir. Böyle olduğunda, aslında olayın kendisinden çok, olayın bizde yarattığı bu anlam stresimizi artırır. Örneğin iş yerinde alınan bir eleştiri; bir kişi bunu gelişmek için bir geri bildirim olarak değerlendirebilirken, başka biri için bu eleştiri "Yetersizim.", "Yine başaramadım." ya da "Değerli değilim." inançlarını tetikleyebilir. O zaman stresi yaratan yalnızca eleştirinin kendisi değil, eleştirinin temas ettiği bu derin anlam olur.

Stres aslında koruyucudur.

Beynimiz bir durumu tehdit, belirsizlik ya da önemli bir değişim olarak algıladığında bizi korumak için alarm sistemini devreye sokar. Dikkatimiz tehdide yönelir, kalp atışımız hızlanır, nefesimiz sıklaşır ve kaslarımız gerilir. Aslında bedenimiz bize zarar vermeye çalışmıyordur; tam tersi bizi korumaya çalışıyordur. Bu durum bir sınavla karşılaştığımızda da olabilir, iş yerinde yaşadığımız olağan bir durumda da. Çoğunlukla stres kişiyi harekete geçirerek sorunu çözmeye çalışır ancak zamanla stres süreklilik gösteriyorsa, kişinin kaynakları ve baş etme mekanizmaları yetersiz kalıyorsa; kısacası beden ve zihin nefes alamadan sürekli stresle kalıyorsa bu alarm sistemi için yorucu olmaya başlar. Böyle bakıldığında koruyucu bir mekanizması varken kişinin anlam dünyası nedeniyle sarsıcı bir hale dönüşebilmektedir. Yani sorun stresin varlığı değil, stresle kurduğumuz ilişkidir, ve stresten uzak durmak mümkün değildir.

‘Stres yapma’ iyi niyetli bir yaklaşım olsa da kaygıyı artırabilir.

Belki de ihtiyaç duyduğumuz cümle şu değil; ‘Stres yapma’. Bu cümle çoğu zaman ikinci bir stres yaratır. ‘Nasıl stres olmayacağım, eğer başaramazsam bu durum/hastalığım/kaygım artacak mı?’ Stres olmamak nasıl başarılır?

Peki bu durum stres nedeniyle kişinin suçlu hissetmesine neden olmaz mı?

Belki de şöyle diyebiliriz; ‘Bu hep olacak, bununla kalmayı nasıl öğrenebilirim?’ "Bu zorlayıcı duygu şu an burada. Onunla savaşmak yerine, onunla birlikte kalmayı ve iyilik halimi korumayı öğrenebilir miyim?"

Yaşam olayları ile baş edebilmek için dayanıklılığımızı artırmaya ihtiyacımız var. Dinlenmeye, uyumaya, sevmeye, kendimize daha şefkatle yaklaşmaya, olduğu kadar diyebilmeye, kontrol edemediklerimizin farkına varmaya…

Peki dayanıklılığı artıran kaynaklar nelerdir?

Dayanıklılık, hiç zorlanmamak ya da her zaman güçlü hissetmek değildir. Zorlayıcı yaşam olaylarından sonra yeniden ayağa kalkabilme ve dengeyi tekrar bulabilme kapasitesidir. Bu doğuştan gelen bir özellik olmaktan çok, öğrenilen güçlendirilebilen bir beceridir.

  • Kendimize yalnızca üretmek için değil, dinlenmek için de zaman tanımak…

• İşi düşündüğümüz kadar durabilmeyi de önemsemek…

• Yeterince uyuyabilmek ve bedenimizin toparlanmasına izin vermek…

• Bedenimize iyi gelen hareketi bulabilmek; bazen tempolu bir yürüyüş, bazen yoga, bazen de yalnızca birkaç dakika esnemek…

• Gün içinde sinir sistemimize küçük molalar verebilmek; derin bir nefes almak, güneşi hissetmek, doğaya bakmak ya da sevdiğimiz bir müziği dinlemek…

• Arkadaşımıza verebileceğimiz güzel önerilerden kendimize de verebilmek; "Şu an zorlanıyorum ve bu çok insani." diyebilmek…

• Kontrol edebildiklerimizin hep var olacağını kabul edebilmek…

• Hayatta yalnızca sorumluluklara değil, keyif veren deneyimlere de yer açabilmek. Çünkü sinir sistemi yalnızca tehlikeyi değil, güveni ve neşeyi de deneyimlemeye ihtiyaç duyar.

• Bizi güvende ve neşe içinde hissettiren insanlarla temas halinde olmak. Bazen keyifle bir arkadaş kahvesi içebilmek, bir çocuğun neşeli oyununa katılabilmek, evcil hayvanımızı sevmek ya da destekleyici bir eşin varlığı..

Hayatın yükü bazen hafiflemez. Stres yaşamın içinde olmaya devam edecek. Ama biz, onunla birlikte yaşamayı, dinlenmeyi ve yeniden güç toplamayı öğrenebiliriz.