SIKI PARA VE MALİYE POLİTAKASININ GÖLGESİNDE TİCARİ İŞLETMELERİN MALİ DURUMU

Türkiye’de uzun süren bir genel ve mahalli idareler seçim sürecinden sonra; yüksek enflasyon ile mücadele hamlesi kapsamında 2023 yılı Haziranı ayından itibaren peş peşe gelen regülasyon ve müdahale hamlelerini görmeye başladık.

İlk operasyonel hamleler Merkez Bankasının güçlü parasal sıkılaştırma kararlarıyla başladı. Mayıs 2023’te %8,5 olan politika faizi, bir yıldan daha kısa bir sürede Mart 2024’te %50’ye çıkartıldı.

Bu hamleler ile özellikle talep enflasyonunu düşürmek amacıyla, mal ve hizmet kalemlerine olan talep azaltılmış olacaktı. Yüksek reel faiz uygulanacak, kredi büyümeleri yavaşlatılacak, döviz kuru artışı baskılanacak ve böylece Türk Lirasına olan güven artacak ve döviz talebi de aşağıya çekilmiş olacaktı. 2023 te başlayan sıkı para politikalarının beklenen sonucu vermesi için maliye politikaları da devreye alındı. Kamu harcamaları ve bütçe açığını disipline etmek, mevcut politikaların başarıya ulaşması için şarttı.

Bu çerçevede kayıt dışılıkla mücadele ve mevcut maliye politikalarını desteklemek adına Vergi Denetim Kurulunun yapay zekaya dayalı denetim programları peş peşe devreye alındı. Bir çok vergi mükellefi gerçek kişi ve şirket, bu kapsamda vergi incelemesine alındı ve yüksek cezalı tarhiyatlar uygulandı. Vergi Denetim Kurulunun 2025 yılı faaliyet raporuna göre; 66.656 vergi mükellefi incelendi ve toplam 274,247 milyar TL vergi ve caza yazıldı. Bu istatistiklerin içinde; Vergi Denetim Kurulunun “Davranışsal Yaklaşım” kapsamında mükelleflere gönderdiği yazılar, izaha davetler, şirket ortaklarının hesap hareketlerine ilişkin iş ve işlemler yer almamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının 2023 yılı faaliyet Raporunda ; 2026 yılı için tek haneli bir enflasyon beklentisi dile getiriliyordu. Orta vadede ise hedeflenen enflasyon %5 idi. Geçtiğimiz günlerde 2026 Temmuz döneminin enflasyon verileri aylık %1,78 ve yıllık bazda %31,75 olarak açıklandı. Peki, 2025 Temmuzunda enflasyon rakamları neydi ve 1 yılda ne kadar mesafe kat etmiştik. Evet, 2025 Temmuz enflasyon rakamı yıllıkta %33,52 idi. Yani, bu kadar sıkı para ve maliye politikasına rağmen enflasyon bir yılda sadece yaklaşık 1,5 puan düşürülebilmişti. Bu anlamda, 3 yıllık enflasyonla mücadele programı kapsamında, 2026 yılı sonu için belirlenmiş olan tek haneli enflasyon hedefinin oldukça uzağındayız.

Diğer yanda Merkez Bankası, 13 Ağustos 2026 tarihinde açıklamış olduğu enflasyon raporunda; 2026 yıl sonu enflasyon tahminini %26’dan %28’e yükseltti. Yani, bu yıl başında belirlenen yıl sonu enflasyon hedefi de tutmayacak ve Merkez Bankası yılın bitimine 4,5 ay kala bu hedefin tutmayacağını ön görerek yıl sonu enflasyon tahminlerini yukarı doğru 2 puan revize edecekti.

Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda; sıkı para ve maliye politikaları ile dezenflasyon sürecinin ticari işletmeler üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu görmekteyiz. Sadece 2025 yılında 6.361 şirket konkordato müracaatında bulunmuştur. Bu sıkıntılar 2026 yılında ise büyüyerek devam etmiş; bu yılın ilk 7 ayında mahkemelerce 3.529 konkordato kararı verilmiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, 2025 Temmuzundan, 2026 Temmuzuna kadar enflasyon 1 yılda sadece yaklaşık 1,5 puan düşmüş, ancak bu süre zarfında yaklaşık 6.500 şirket konkordatoya müracaat etmiştir.

Orta doğuda İran, Amerika ve İsrail ekseninde süre gelen çatışmalı ortamın bir türlü kalıcı bir barış ile sonuçlanmaması, bu nedenle hammadde ve akaryakıt fiyatlarındaki artış, dezenflasyon sürecinde istenilen hedeflere ulaşmadaki engellerden diğer bir tanesiydi. Yani, bölgesel ve küresel risklerin oluşturduğu dış konjonktür de sınırlı da olsa enflasyon üzerinde yukarı yönlü bir etki yaratmaktadır.

Ama şunu da biliyoruz ki, her işte olduğu gibi artık bu konuda da bir fayda maliyet analizi yapmak zorundayız. Belki bir bakkal hesabıyla bile bunu analiz etmek mümkün olacaktır. Yukarıda da değindiğimiz üzere 2025 Temmuzundan 2026 Temmuzuna kadar enflasyon, sadece 1,5 puan düşerken yaklaşık 6.500 firma konkordatoya müracaat etmiştir. Yani fayda olarak mülahaza edebileceğimiz 1,5 puanlık enflasyon düşüşü ile maliyet olarak dikkate alacağımız 6.500 konkordato müracaatına ilişkin mukayesede iyi bir sonuçtan bahsetmek mümkün değildir.

Elbette, konkordatoya müracaat eden tüm firmaların yegane müracaat sebebi sıkı para ve maliye politikası değildir, bu yönlü bir değerlendirme objektif olmadığı gibi bilimsel bir yaklaşımla da bağdaşmaz. Ancak, değerlendirme için çok önemli bir gösterge olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira , konkordato müracaatları son iki yılda çok yüksek rakamlara ulaşmaya başladı.

Peki, bu sıkı para ve maliye politikalarının ardından reel sektörde yaşanan bu sıkıntılar Ankara’dan nasıl değerlendiriliyor, nasıl okunuyor? Merkez Bankası Başkanı yakın tarihte, fiyat istikrarı sağlanıncaya kadar, parasal sıkılaştırma politikalarının devam edeceğini açıkladı. Malum enflasyon ile mücadelede temel etkenlerden birisi de psikolojik faktörlerdir ki, Merkez Bankası Başkanı ve diğer yetkililer bu konuda kararlı ve dik durduklarını her seferinde deklere ediyorlar.

Hükümet cenahı da işlerin bu manada iyi gitmediğinin farkında. Zira sanayi ve ticaret odaları temsilcileri, kulis görüşmelerinde gidişata bir müdahale lüzumun olduğu yönünde açıklamalar yapmaktadır. Peki, bu konuda net bir politika değişikliğinden bahsetmek mümkün mü? Bu gidişata dur demek adına neler yapıldı veya yapılması planlanıyor? Her şeyden önce, dezenflasyon politikaları kapsamında deklere edilen kısa ve orta vadeli plandan vazgeçildiğine dair bir resmi açıklama yok. Ancak, sıkı para politikası ve enflasyon mücadele sürecinin yarattığı tahribatı tolere etmeye yönelik bir takım hamlelerden söz edebiliriz.

Öncelikle, yakın tarihte açıklanan vergi paketi ile 1.1.2027 hesap döneminden geçerli olmak üzere imalat sektörü üzerindeki vergi baskısını azaltmak, mali yükü hafifletmek için kurumlar vergisi oranı %25’ten %12,5’e düşürülmüştür. Bu uygulama münhasıran sanayi sicil belgesine sahip imalatçı işletmeler için getirilmiş bir düzenleme olup, imalat dışındaki alım-satım faaliyetlerinden elde edilen geliri ve hizmet sektörünü kapsamamaktadır. Ayrıca, ilgili yasal düzenleme resmi gazetede yayınlanmış olmasına rağmen yürürlük tarihi, 1.1.2027 itibaren elde edilen gelirleri kapsamaktadır.

Öte yandan, körfez gerilimini fırsata çevirmek, İstanbul Finans merkezini ön plana çıkartmak ve Dubai’ye bir alternatif oluşturmak adına transit ticaretten elde edilen gelirlere %95 oranında vergi istisnası getirilmiştir. Eğer transit ticareti gerçekleştirecek firma, İstanbul Finans Merkezinde faaliyet gösteriyorsa bu vergi istisnası %100 olarak uygulanacaktır.

Keza, şu an ihracatçı firmaların en büyük sorunlarından birisi de enflasyonla mücadele kapsamında döviz kurunun baskılanmış olmasıdır. Orta vadeli programda 2026 için hedeflenen dolar kuru artışı %17,6 idi. Muhtemel gerçekleşecek artış da %20 civarında olacaktır. Yani yıl sonu enflasyonunun geçekleşme oranı %30 oranında olacakken, dolar kuru artışı %20 bandında kalacaktır. Bu açıklamaların anlamı şudur; Şu an döviz kuru, olması gereken reel seviyesinin ve beklentilerin çok altındadır. Örneğin, şu an imalatçı bir ihracatçının 10 USD’ye ihraç ettiği emtianın güncel kurdan TL karşılığı 488 TL’dir. Bu firmanın işçiliğinin asgari ücret artış oranında artış gösterdiğini, elektrik ve hammadde giderlerinin de ortalama enflasyon rakamları olan %30-32 bandında arttığını düşündüğümüzde ; baskılanmış döviz kuru ile %20 civarında artan döviz kuru artışı, sanayicinin ihraç ettiği malın maliyet artışını karşılayamamaktadır. Yani, imalatçı ihracatçı girdi maliyet artışlarından dolayı 488 TL’den fazla mal etiği bir ürünü yurt dışına 488 TL’ye satmaya, ihraç etmeye çalışmaktadır. Bu sebeple de sanayicimiz, uluslararası pazarda üretimden gelen gücünü kaybetmekte ve pazarını Çin, Hindistan gibi ülkelere kaptırmaktadır. Hükümet, enflasyonu tetikleyeceği endişesiyle hedeflenenin üstünde bir döviz kuru artışını çok arzu etmemektedir. Bu nedenle de, döviz artışından ziyade ihracatçıya kur dönüşüm desteği vermeyi tercih etmektedir. Yani, ihracatçıya diyor ki sen ihracatını gerçekleştirip, ihracat bedelin de bankaya geldiğinde ben o ihracat bedelini dolar kuru olan 48,8 TL den değil örneğin 50 TL’den bozduracağım. Böylece ihracat bedeli olarak, ihracatçının eline 488 TL değil 500 TL geçmiş olacaktır.

Yakın tarihte %3 kur dönüşüm desteğine ilişkin düzenlemenin tarihi 31.01.2027 tarihine kadar uzatıldı. Kur dönüşüm desteğinin döviz alma yasağı gibi bazı şartları 1.10.2026 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırıldı. Ben, bu düzenlemeyi de, piyasanın sıkı para politikası yan etkilerini ve tahribatlarını hafifletmek için getirilen kıymetli bir adım olarak değerlendiriyorum. Lakin, yeterli mi? değil!

Sıkı para politikası kapsamında %50’lerde seyreden TL kredi faiz oranlarına baktığımızda öz kaynaktan ziyade dış borçla büyüyen bir sanayici için bu finansman maliyetlerini tolere edip ayakta durmak çok mümkün görünmüyor. Zira, enflasyon ile mücadele kapsamında iç piyasada talep iyice daralmış olup, dış piyasada da baskılanmış döviz kurundan dolayı, sanayici ve ihracatçı, uluslararası rekabet şansını önemli ölçüde kaybetmiştir. Bu daralmış iç ve dış pazarda %50 faiz ve finansman yükünü karşılayacak bir bilanço karlılığı söz konusu değildir, olamaz da.

Bu manada firmaların mali tabloları ve ekonomik rasyoları, önemli ölçüde sapmalar göstermekte ve bu tablolarda ciddi bozulmalar gözlemlenmektedir. Merkez Bankasının parasal sıkılaştırma politikalarından dolayı bankalara koymuş olduğu kredi büyüme sınırı ise; pahalı da olsa kredi ve diğer finans kaynaklarına erişimi nerdeyse imkansız hale getirmiştir.

Firmalar, tüm bu çıkmaz içinde finans kaynaklarına ulaşabilmek, mevcut kredi limitlerini korumak için zaten gerçekleşmeyen bir mali tablo karlılığı üzerinden fiktif karlar beyan etmekte, bankaların gözüne tabir caiz ise şirin görünmeye çalışmaktadır. İşletmeler, reelde gerçekleşmeyen bir mali karı beyan etmek zorunda kalmakta ve bu beyan edilen fiktif karın da vergisini ödemektedir.

Peki, bu politikalardan vazgeçilecek mi? Sanayici, tüccar, esnaf için kısa ve orta vadede bir ışık görünüyor mu? Kendi şahsi değerlendirmelerim, Maliye Bakanlığı geçmişim ve idarecilik tecrübelerimden yola çıkarak şunları söyleyebilirim. Ben kısa vadede tünelin ucunun görüneceğine inanmıyorum. Bu manada, 2026 yılı da maalesef aynı politikalar ile devam edecek. Yani önümüzdeki 4-5 aylık süre zarfında dile getirmiş olduğumuz bu mali tablo çok değişmeyecektir. Malum, önümüzdeki yıl bir erken seçim olma olasılığı hayli yüksek. Hükümetin de bu mali tablo ile seçime girmek istemeyeceğini rahatlıkla ifade edebilirim. O yüzden yine kendi tecrübelerimden yola çıkarak 2027 yılı Mayıs ayı itibariyle kapsamlı bir mali afla birlikte, Halk Bankası, Ziraat Bankası ve Vakıf Bank gibi kamu bankaları üzerinden, düşük faiz oranları ile ucuz kredi imkanlarının yaratılacağını, piyasaya para arzının gevşetileceğini ön görüyorum. Bu anlamda hükümet cenahının sıkı para politikası ve enflasyon mücadele konusundaki sert tedbirlerden bir miktar taviz verebileceğini düşünüyorum.

Ancak bu gevşeme ve kısmi rahatlama için yaklaşık 1 yıllık bir süre zarfından bahsediyoruz. Bu nedenle, ticari işletmeleri bir yılık zorlu bir süreç daha beklemektedir. Bu süre zarfında ne kadar işletmenin daha büyük tahribatlar yaşayabileceğini kestirmek de son derece güç. Dolayısıyla, işletme sahiplerinin kara gün için satın aldıkları gayri menkulleri elden çıkartıp öz kaynak olarak işletmelerine sokmalarını da şiddetle tavsiye etmekteyiz. Çünkü, ne şu anda ne de yakın gelecekte hiçbir gayri menkulün fiyatı, kredi faiz oranları olan %50 ‘lerden daha fazla artmayacaktır.

Sıkıntılı süreçlerin bir an önce atlatılması dileğiyle…